İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ahmet Cihan Savcılık İfadesi

KADIKÖY CUMHURİYET SAVCILIĞINA 
İSTANBUL

Konu: Süleyman Cihan’ın işkence ile öldürülmesi sonucu yaptığımız başvuru üzerine açılan soruşturma dosyasına sunulmak üzere yazılı ifademdir.

Soruşturma No: 2012/23178

İstanbul Emniyet 2.Şube Müdürlüğü tarafından düzenlenen belgelere göre, Ağabeyim Süleyman Cihan, 29 temmuz 1981 günü gözaltına alınıyor. Aradan 12 saat geçmeden, yer göstermeye götürüldüğü iddia edilen binanın altıncı katından atlamak suretiyle intihar ettiğine ilişkin işlem yapılıyor. Sonra “kimliği meçhul” olarak defnediliyor. Askeri Savcılık yıllarca soruşturmayı sürüncemede bıraktıktan sonra, KYOK verdi. Diyarbakır SYNT. As. Mahkemesi de itirazı reddetti. Ayrıntılı olarak açıklayacağım sebeplerle, Ağabeyim intihar etmedi, öldürüldü ve cinayet intihar görünümü verilerek saklandı…

Ağabeyim, intihar edecek kişilikte bir insan değildi. Kimliği yakalandığında biliniyordu, emniyet 2. Şubede bazı sanıklarla yüzleştiriliyor, bu kişiler Süleyman Cihan olduğunu teyit ediyorlar. Yani ağabeyimin kimliği konusunda, dosya içeriğindeki belgelere bakıldığında da görülecektir ki, bir tereddüt yoktur. Buna rağmen, işkence sonucu öldürüldükten sonra, ‘hüviyeti meçhul’ olarak kimsesizler mezarlığına gömülüyor. Aile olarak gözaltına alındığı ilk andan itibaren, avukatlarımız ile birlikte, Emniyet 1. Şube, Emniyet 2. Şube ve Askeri Savcılık nezdinde girişimlerde bulunuldu, ancak tüm bu aramalarımız, sonuçsuz kaldı. Bu kurumlar, Süleyman Cihan diye birinin gözaltına alınmadığını ifade ediyorlardı. Gözaltına alındığının inkarı ve öldürüldükten sonra kimsesizler mezarlığına gömülmesi, suçun itirafıdır.

O dönem, işkence ile öldürülen sadece ağabeyim değildir. Defalarca yazıldığı için tekrarlamıyorum, ama yüzlerce kişi öldürüldü. Öldürülenlerin hemen hepsi için aynı senaryo ve yalan tutanaklar düzenledi: “çatışmada öldü”, “hücresinde kendisini asarak intihar etti” “yer göstermeye götürülürken, kaçarken vuruldu” “ayağı kayarak düşüp başını betona çarptı, beyin kanamasın sonucu öldü” “ örgüt evini gösterirken, aniden kendisini pencereden atarak intihar etti” “kafasını ranza ve duvara vurarak öldü” vb. gibi, o kadar aşina ifadeler ki, bu düzmece tutanaklardan yüzlercesi bulunuyor. Bu tutanaklar, işkencecilerin suçunun kanıtıdır. Hipokrat yeminini unutmuş doktorların verdiği raporlar ile üstü örtülen bu cinayetlerin sayısı oldukça fazladır. İşkencecilerin, ben işkenceciyim, işkence ile birini öldürdüm, diyerek suçlarını itiraf etmeleri beklenemez. İşkence ve öldürme fiillerine dair bir çok örnek, kamuoyuna da yansıdı. Artık bilinmeyen bir şey yok. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesine gelen çuval dolusu belgeler, insanlık suçu olan işkencenin ve keyfi davranışların örnekleri ile doludur, bu belgelerde de görülüyor ki, işkencenin ve keyfiliğin kamuoyunda yaratabileceği sıkıntıları gidermek için, ne tür yalan propaganda yapılacağı bile talimatlarla alt kademelere bildiren bir mekanizma ile karşı karşıyayız.

12 Eylül döneminde emniyetin imha ve sahte belge düzenlediğine dair bir Albay’ın anlatımını aktarmakta yarar görüyorum.

“ ‘Mardin kontrgerillası’ içinde adı geçen diğer subay ise H.K.’ydi. H.K.’nin kontrgerilla olma ‘serüveni’ oldukça ilginç. 12 Eylül darbesine birkaç ay kala İstanbul’a, Bakırköy İlçe Jandarma Bölük komutanlığına atanıyor. Darbeden sonra 12 Eylül sorgulamalarında bizzat yer alıyor. 18 Eylül 1980 günü olay keşfi için Avcılar’a tatbikata götürdükleri devrimci Zeki Yumurtacı’yı öldürüyor.

Olay basına, ‘polis ekibine ateş açan teröristler tatbikata götürülen arkadaşlarını vurdular’ diye yansıtılıyor. Zeki Yumurtacı’nın kafasına silahı dayayıp öldüren kişi ise subay H.K.

Bu olayı anlatan albay şunları söylüyor:

‘O günlerde İstanbul’da birçok solcu öldürüldü (abç). İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı’nın değişik bir taktiği vardır. Bir polisi veya subayı pisliğe bulaştırmak için tetik çektirir. Tetiği çeken kişi ise bu işlerden artık kurtulamaz. H.K. işte böyle bir numarayla pisliğe bulaştırıldı. Sanırım hala bu rezil işleri yapmaya devam ediyordur. Çünkü bu işlere giren subayın, polisin kurtulması zordur. H.K.yı diledikleri gibi kullanırlar.”( “Binbaşı Ersever’in Anıları, Soner Yalçın, Doğan Kitap, 30.Baskı, Aralık 2005, sayfa: 28,29 )

“..İstanbul’da bir çok solcu öldürüldü.”

Bir diğer söylemi de “öldürüldü” kelimesi kadar önemlidir. Öldürdükten sonra, tutulan tutanaklar’ın da gerçeği yansıtmadığını belirtmektedir. Zeki Yumurtacı ile ilgili tutulan tutanak “ polis ekibine ateş açan teröristler tatbikata götürülen arkadaşlarını vurdular” şeklindedir. Bu ifade, bu dönem bir çok solcu düşünceli insanın öldürüldüğünü ve öldürüldükten sonra yalan beyanlar içeren tutanaklar ile olayın kapatıldığını göstermektedir. 
Ağabeyim, Süleyman Cihan’da planlı bir şekilde öldürüldü, “intihar etti” denilerek cinayetin üstü örtülmeye çalışıldı.

07.06.2012 tarihli Sayın Savcılığınıza başvurumuzda hazırlanan başvuru dilekçemizin içeriğine aynen katılıyorum. Tekrardan kaçınmak için, bu dilekçe ile sunduğumuz konulara değinmeyeceğim.

Ben bu ifadem de, bazı ek bilgiler ve tanıklar ve tanıklıklar üzerinde duracağım.

1 ) Süleyman Cihan’ın ölüm tarihi 30.07.1981 olarak dosyada yer almaktadır. Ancak, bu tarihin doğru olmadığına dair belirtiler çok fazladır. 
Bu tarih sonrası Süleyman’ın yaşadığına dair, bir çok tanıklık vardır.

1.1) H.Hüseyin Çatalkaya, 04.08.1981 tarihinde Antep’te yakalanıyor, askerdir, 10-15 gün Antep’te kaldıktan sonra İstanbul’a getiriliyor, bu tarihte, önce Emniyet 2. Şube, sonra da Emniyet 1. Şube görevlilerine teslim ediliyor. Emniyet’te ağabeyim ile ilgili tanıklığını dilekçesinde şöyle yazmaktadır. Bu tanıklık önemlidir. Ağabeyim’in “ ben Süleyman Cihan, ölmedim. Dışarıya, aileme, avukatlara bu haberi iletiniz.” diye bağırdığına tanık olduğunu belirtiyor. (Başvuru dilekçemizde tanık olarak gösterildi ve Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına sunduğu bu dilekçe, Sayın Savcılığınıza Başvuru Dilekçemizin ek’in sunulmuştur.)

1.2) Erhan Gencer, 30 Ağustos 1981’de Emniyet 1. Şubede olduğunu ve bu sırada Süleyman‘ın alt kat hücrelerden birinde tutulduğunu dair bir çok kişi ile konuştuğunu ve kanaatinin de bu yönde olduğunu söylemektedir. Ekim’in ilk haftasında, Süleyman’ın tutulduğu hücreden alınarak bilinmeyen bir yere götürüldüğü haberinin dolaştığını belirtiyor. Bu tanıklıklarına binaen, 1984 yılında, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2. Nolu Askeri Mahkemesine suç duyurusunda bulunuyor.

1.3) Süleyman’ın ölüm tarihi ile ilgili kuşkumuzu doğrulayan bir başka bulgu da, 13. 04.2012 tarihli İstanbul Adli Tıp Kürsüsü’nün hazırladığı bilimsel raporda yer almaktadır.

Bu raporun 9’cu sayfasında: “… 30.07.1981 tarihinde öldüğü ve aynı gün morga alındığı bildirilen, buzdolabına konmuş olması beklenen kişinin 31.07.1981 tarihinde ölümünden bir gün sonra karın bölgesinde çürüme bulgusunun gözlenmesinin de, kişinin cesedinin bulunduğu bildirilen tarihten önceki bir sürede ölmüş olma olasılığını düşündürdüğü belirtilmelidir.”

Bu bilimsel değerlendirme, tanıklıklar ile örtüşmektedir.

Yine Askeri Savcılık ve Emniyet Yetkililerinin hazırladığı, dosyada var olan çelişkili belgeleri de bu kanımızı güçlendirmektedir. 
Ölüm tarihi üzerinde durmamızın nedeni, ceza soruşturması ile ilgili değildir. Ölüm tarihinin 30 Temmuz ya da daha sonraki tarih olması, cinayet fiilini etkilemez. Ancak, bu tarihin ortaya çıkması, cinayeti işleyenlerin, suçlarını örtmek için, sahte belge düzenlediklerini de ortaya koyacaktır.

Bu konuda başka güçlü emareler vardır:

1.4.) Bu kanımızı güçlendiren başka bazı bulgular da vardır. Soruşturma dosyasında yer alan bir belge çok dikkat çekicidir. Şöyle ki:
1.4.1.) Dosya da 30/10 /1981 tarihli , Savcı Erdoğan Savaşeri’ nin İstanbul Emniyet ve Merkez Komutanlığı 2. Şube Müdürlüğü’ne 1981/ 2505-2505-E.S., yazısı yer almaktadır. (EK-1) Bu yazıya göre, Süleyman Cihan’ın yakalama tutanağı ile olay tutanağı soruşturma dosyasında yoktur. Savcı’nın bu yazısı üzerine 11.11.1981 tarih Sdr.81/480 sayılı Mehmet Ağar imzalı cevabi yazıya baktığımız da yazının sonunda dizi pusulası yer almakta ve bu dizi pusulasının 1. ve 2. Sırasında söz konusu iki belge de yer almaktadır.(EK-2) 
Bu cevabi yazı 11.11. 1981 tarihlidir.

“Yakalama, Üst Arama ve Zaptetme Tutanağı” 29/7/1981 , (Dizi:75)

“Olay Tutanağı” ise, 30.07.1981 tarihini taşıyor (Dizi:76).

Dosyadaki bu üç belge dikkat çekicidir, farklı tarihler taşıyor ancak, aynı daktilo ile hazırlanmış, belgelerde kullanılan dil-üslup çok yakındır. 
Bu durum neye işaret etmektedir? “Yakalama, Üst Arama ve Zaptetme Tutanağı” ile “Olay Tutanağı”nın, tutanakların altında yer alan tarihlerde değil, Askeri Savcı’nın ilgili yazısı üzerine, 11.11.1981 tarihinde hazırlandığı izlenimi ortaya çıkmaktadır. Bu belgelerin, sonradan düzenlendiği düşüncesindeyim. Bugünkü teknik imkanlar ile, bu belgelerin ne zaman hazırlandığı açıklığa kavuşabilir. Bu iki belgenin hazırlanma zamanının tespiti için, adli tıp’a gönderilmesini talep ediyorum.

Dosya içerisinde bulunan ve Ek’te sunduğum (EK-3) 3.11.1981 tarihini taşıyan başvuru da Avukatlarımızın talebi de, tanıkların dinlenmesinin yanında, “takribi ölüm tarihinin ve kesin ölüm sebebinin” belirlenmesi için, kabirin açılması yönündeydi. Savcılık, bu talepleri reddetti, çünkü; Savcı’nın amacı maddi gerçeğin ortaya çıkması değil, cinayeti örtmekti.

1.4.2.) Savcı’nın 30.10.1981 tarihli , Emniyet 2. Şube’ye yazısı evrakların sahteliğine dair kanımızın yanında, bir başka gerçeğe daha işaret etmektedir.

Soruşturma Dosyası 17.8.1981 günü, elinde olan Savcı, bilindiği gibi 21.10.1981 gününe kadar Süleyman Cihan diye birinin gözaltına alınmadığını, ailesine ve avukatlarına söylüyor. 21.10.1981 günkü duruşma da, Mahkeme Başkanı Nuri Murat’ın kızarak Savcı’ya sorması üzerine (Mahkeme Başkanı, Nuri Murat’ın kızmasının nedeni, yargılanan sanıkların Süleyman Cihan’ın akibetini her duruşmada dile getirmesi ve bilgi istemesi ve Savcının da cevap vermemesi üzerinedir.), Savcı Erdoğan Savaşeri ilk açıklamasını yapıyor. Bu açıklama güven vermiyor olmalı ki, Mahkeme Başkanı, 11.11.1081 tarihli duruşmada gerekçeli mütalaanın verilmesini istiyor. ( EK-4)
Askeri Savcı’nın ilk açıklamasını yaptığı tarih, 21.10.1981 dir. Savcı, Emniyet 2. Şube’ye bu tarihten sonra 30.10.1981 tarihli ilgili yazıyı (EK-1) yazıyor. Bu yazıya göre, Süleyman’ın yakalama ve ölümüne dair tutanaklar yoktur. Soruşturma Dosyası elinde olan biri, bu iki tutanağın olmadığını görmez mi?

Sadece ortaya çıkan bu gerçek bile, Askeri Savcı’nın cinayete nasıl ortak olduğunun kanıtıdır. Soruşturma dosyası elinde, yakalama ve ölümüne dair tutanaklar dosyada yok, Savcı, bu tutanaklara 21.10.1981 tarihine kadar ihtiyaç dahi duymuyor. Aslında yine ihtiyacı yok, ama kamuya açıklama yapma zorunda kalınca, formalitenin yerine gelmesi için tutanaklar isteniyor. Bu durum, Askeri Savcı ve suç işleyen Emniyet yetkililerinin işbirliğini ortaya koymaktadır.

2. ) Sayın savcılığa başvuru dilekçemizde Askeri Savcı’nın tutumu ile ilgili bilgiler vardır. Ancak, Soruşturma dosyası elinde olan, Savcı’nın Mahkeme Başkanı Nuri Murat’ın mütalaa talebi karşısında 11.11.1981 tarihinde verdiği mütalaa’dan da bahsetmek istiyorum. Bu mütalaa, birinci açıklaması ile çelişmektedir.

Bilindiği gibi, 21.10.1981 günü, Askeri savcı’nın ilk açıklaması şöyledir: “… Süleyman Cihan isminde bir şahsın ölü olarak ele geçmiş soruşturma dosyası halen savcılığımızda bulunmaktadır, fakat kesinlikle bu şahsın Süleyman Cihan olup olmadığı belli değildir. Şu anda tahkikat yapılmaktadır, bu husus mahkemece savcılığımızdan sorulduğunda detaylı olarak bildireceğiz.” (Mahkeme tutanağı- EK-5, Dosya Dizi:53)
Mahkeme Başkanı Nuri Murat’ın bilgi istemesi üzerine (EK-4), 11.11.1981 tarihli duruşma da, savcının açıklaması şöyledir: “ Süleyman Cihan’ın ölüm olayı ile ilgili soruşturma dosyası savcılığımız da 1981/2505 esasına kayıtlı olup önce örgüt üyesi iddiası ile yakalanarak İst. Emniyet Müdürlüğünde bazı sanıklarla yüzleştirilen bu şahsın sanıklar tarafından yapılan teşhisle Süleyman Cihan olduğu savcılığımıza bildirilmiştir. Otopsi raporu hüviyeti meçhul şeklindedir. Süleyman Cihan’ın babasının adli tıpta oğlunun fotoğrafından teşhis etmiş olduğunu haricen öğrendik. Savcılıkta da fotoğrafından teşhis ettik. Süleyman Cihan’ın 29 temmuz 1981 günü yakalanarak 30 temmuz 1981 günü örgüt evi olarak gösterdiği Kadıköy Bostancı yalı Yolu cad. 1.İpek Apt. 19 nolu daireye ekipleri götürerek gece sabaha karşı operasyon şeklinde düzenlenen eve yapılan baskın sırasında kendisinin 6’cı katta bulunan dairenin camından atmak sureti ile öldüğü iddiası ile soruşturma savcılığımızca yürütülmektedir. Dedi”

Tutanaklardan aktardığım bu iki açıklama, aynı Savcı’ya, Soruşturma dosyası elinde olan Savcı’ya aittir. Savcı ilk gün, 21. 10. 1981 tarihli ilk açıklamasında, Süleyman Cihan’ın ölü ele geçtiğini, belirtiyor. Muhtemelen, dosyayı bu şekilde kapatmayı düşünmüş, ancak, Süleyman’ı görenlerin varlığı, Savcı’yı bu tavrından caydırmış, bu tavrını riskli görmüş, bu defa da, sağ olarak yakalandığını, ama “intihar ettiği” senaryosunu uygun bulmuştur.

İşte tüm bu nedenlerle, Süleyman Cihan’ın ölüm tarihi ve düzenlenen evraklar çelişkili ve güven vermemektedir. Bu evraklar düzmecedir, Süleyman’ın “intihar”ı da, düzmece senaryodan başka bir şey değildir.

3) Dosya incelendiğinde ilgi çeken bir başka konu ise, Süleyman Cihan’ın seyahat ettiği otobüs şoförünün ifadesidir. Otobüs şoförü ifadesine göre: Yolda seyrederken, Mercedes marka bir araç otobüsün önünü kesiyor ve durduruyor, arabadan inen 5 kişidir. Birinin elinde telsiz var. İkisi ön ve arka kapıdan otobüse girerek, kimlik kontrolü yapıyorlar. Kimlik kontrolü yapılıp bitiyor. Tam bu sırada elinde telsiz olan kişi, otobüse binip 1 nolu koltukta oturan Süleyman’ın kimliğini istiyor. Süleyman, kimlik kontrolü yapıldığını söylüyor, ısrar üzerine kimliğini veriyor ve koridora çıkması söyleniyor.

Bu ifade de dikkat çeken iki şey var: Birincisi, Süleyman Cihan, dosya içeriğinde görüyoruz, Oktay Emre kimliğini taşıyor, kimlik kontrolünden geçiyor, sorun yok, kontrol bitiyor, elinde telsiz olan şahıs, tam bu sırada arabaya biniyor, direkt Süleyman’ı yerinden kaldırarak, gözaltına alıyor. Bu Süleyman Cihan’ın planlı bir şekilde yakalandığını gösteriyor. İkincisi, 1981 yılında, Emniyet 2. Şube’de Mercedes araba var mı, yok mu, bilinmez, ama, Sivil ve resmi emniyet görevlilerinin Renault marka OYAK arabalarını kullandıklarını biliyoruz. Mercedes marka araç ya yoktu, ya da üst düzey yetkililerin kullanımına sunulmuş araç olabilir. Mercedes marka araçtan inen elinde telsiz olan şahıs kim olabilir? Bu şahsın kim olduğu bulunabilirse, Süleyman’ın öldürülmesi üzerindeki perde biraz daha aralanacaktır. Çünkü, Süleyman Cihan Cinayetinin sıradan bir işkenceci cinayeti olmadığı, dönemin yetkililerinin birlikte işledikleri planlı bir cinayet olduğu dosya içeriğinde de görülüyor. Gerek öldürülüşü, gerekse de öldürüldükten sonra, açığa çıkmaması için, yetkililerin davranışı bunun kanıtıdır.

Bu cinayet ile ilgili olarak, yetkililerin hassasiyetleri, hep devam etti. Örneğin, 1986 yılında, bu cinayetin aydınlatılması için çaba harcayan gazeteci Kürşat İstanbullu, emniyet tarafından açıkça tehdit edilmiş, Kürşat İstanbullu can güvenliği olmadığı için yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştır. Kürşat İstanbullu ile birlikte idim. Ağabeyimi, emniyet görevlerinin, ölü vaziyette, ellerinde taşıyarak 6. Kata çıkardığını ve aşağıya attıklarını gören tanık ile görüşecektik. Bu tanık cinayeti gördüğü için konuşmaması ve tanıklık yapmaması için emniyet görevlileri tarafından defalarca gözaltına alınıp işkence gördüğünü, korktuğunu belirtiyor ve can güvenliği olmadığını belirtiyordu ve tanıklık yapmaktan vazgeçti.
Can güvenliğine yönelik tehditler benim için de geçerli idi, tahliye olduğum gün başlayan ve devam eden bu tehditlerin nedeni de Süleyman’ın cinayeti üzerine gitmemizdi. Bana, “tahliye oldun, bak sakın Süleyman’ın öldürülme dosyasına el atayım, deme. Sende ölürsün. Yurt dışına çık, orada rahat yaşa” vb. gibi telkinler ve tehditler defalarca yinelendi. Bu tavırların önceki tarihte, değişik yansıması ise, Savcı’ nın Avukatlarıma yaptığı teklifti:

Askeri Savcı’nın 21.10.1981 günü açıklama yapmasından bir süre sonra, Av. Mehmet Ali Eren ve Avukat Sadullah Sayın, Savcı Erdoğan Savaşeri ile görüşüyorlar, konuşma esnasında söz Süleyman’ın öldürülmesine, benim tutukluluk durumuma geliyor. Askeri Savcı, M.Ali Eren’e: “seninle bir anlaşma yapalım, git kardeşine söyle, bu işin peşini bıraksın, onu hemen serbest bırakalım” diyor.

Her iki Avukat bugün hayattadır.

Bu tavır, Savaşeri’ nin Cinayetin işlenmesi ve üstünün örtülmesi ile ilgili olduğunun bir başka kanıtıdır.

Soruşturma süresi içinde, Avukatlarımızın gösterdiği tanıkların dinlenmemesi ve soruşturmanın genişletilmesi için yaptıkları başvuruların hiçbirinin dikkate alınmayışı bu tavırlarıyla uyum içindedir.

Mercedes araba, telsizli görevli, Süleyman’ın alınış şekli, alınışının inkarı, öldürülüşü, kimsesizler mezarlığına gömülmesi, yıllar sonra da olsa cinayeti araştıran gazetecinin tehdit edilmesi, benim tehdit edilmem ve Savcı’nın şart koşması; bu cinayetin sıradan olmadığını göstermektedir.

Mercedes marka araba kime ve nereye aitti, arabadaki telsizli görevli kimdi? Bu konu da soruşturmanın yapılmasını talep ediyorum.

4) Nisan 2012 tarihinde, Avukatım M.Ali Kırdök vasıtasıyla, Adli Tıp Kurumu Başkanlığına başvuru yaptım. Adli Tıp morguna giriş ve çıkış defter kayıtlarının tasdikli birer fotokopisinin tarafımıza verilmesini talep ettim. Ancak bu talebim, 20.04.2012 tarihli bir cevabi yazı ile reddedildi, bu başvurumuz ve kurumun cevabi yazısı ek’tedir. (EK-6,7). Sayın Savcılığın, soruşturmaya yararı olacağı düşüncesiyle bu bilgiyi istemesini talep ediyorum.

5) 7.6.2012 tarihli başvuru dilekçemizde, “Şikayet Nedenleri” başlığı altında,5,6,7,8,9 da belirtilen ve ilgili belgeleri Ek olarak verilen( EK-7,8,9, 10/1,10/2, 11) hukuki tartışma önemlidir. Askeri savcı Güner Özer ve Askeri Savcı Muhteşem Savaşan’ın görüşlerine rağmen, İstanbul’da SYNT kaldırıldığı gerekçesi ile, dosya Diyarbakır’a gönderiliyor. Süleyman Cihan’ın dosyası dışında, aynı gerekçe ile Diyarbakır SYNT Komutanlık Bölgesine gönderilen başka dosya var mı? Var ise, kaç adettir ve orada ele alınıp sonuçlandırılan dosya var mı? Önemlidir. Bu hususun araştırılmasını talep ediyorum.

Yeni Tanıklarımız:

1) Ağabeyim Süleyman Cihan’ın gözaltına alınışı itibariyle, aile ile birlikte Emniyet 1. Şube, Emniyet 2. Şube ve Askeri Savcı nezdinde arayışını sürdüren Avukatlarımız aşağıdadır. Tanıklıkları önemlidir. Dinlenilmesini talep ediyorum.

a) Avukat M. Ali Eren, İncesu Sokak, No:4 Daire: 1 ETİLER-İSTANBUL 
b) Av. Kemal Yılmaz, Kaptanpaşa Mah., BİLAŞ C Blok, Kat:7, Daire: 69 Okmeydanı, ŞİŞLİ/İSTANBUL
c) Av. Ahmet H. Kırım, M.Kemal Paşa Cad., Deniz Saray İş Merkezi, No:49 Daire:10 AKSARAY/FATİH
2) 2) Askeri Savcı, Erdoğan Savaşeri yukarıda bahsettiğim görüşmeyi yapan Avukatlar, 
a) Av. M.Ali Eren, İncesu Sokak, No:4, Daire:1 ETİLER/İSTANBUL
b) Av. Sadullah Sayın, Aydın Yuva sokak, No: 16/2 İncirli, BAKIRKÖY/İSTANBUL

Tanık olarak dinlenilmesini talep ediyorum.

3) 12 Aralık 1984 tarihinde, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2.Nolu Askeri Mahkemesine, bir dilekçe ile başvurarak, suç duyurusunda bulunan, 
Erhan Gencer, Göztepe Mah., Begonya Cad. No:52/1, BEYKOZ/İSTANBUL
Tanık olarak dinlenmelerini talep ediyorum. Saygılarımla. 22.06.2012

Ahmet Cihan
Adres: Aydın Yuva Sk. No.16/2 İncirli-BAKIRKÖY/İSTANBUL

EKLER:
1- Dosya Dizi:64 de yer alan, İstanbul Emniyet ve Merkez Komutanlığı 2. Şube Müdürlüğüne başlıklı, 30.10.1981 tarihli Askeri Savcı Erdoğan Savaşeri imzalı yazı
2- Sıkıyönetim komutanlığı Askeri Savcılığına başlıklı, 11.11.1981 tarihli Mehmet Ağar imzalı yazı
3- Dizi:63,Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığına başlıklı,Av.Ahmet H.Kırım-Av.Hasan Girit imzalı dilekçe
4- Dizi:61,Askeri Savcılığa, başlıklı 26.10.1981 tarihli, Nuri Murat, Hakim imzalı yazı
5- Dizi:53,Duruşma Tutanağı başlıklı, 21.10.1981 tarihli belge
6- Adli Tıp Kurumu Başkanlığına, başlıklı Av.M.Ali Kırdök imzalı dilekçe
7- Sayın Mehmet Ali Kırdök, başlıklı 20/04/2012 tarihli Doç.Dr.C.Haluk ince imzalı yazı.

Paylaş