İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çetin PİR: Sevmek En İyi Şimdi

Sevmek en iyi şimdi.. döğüşmek yine şimdi
Eşgalin dağlara yakıştı.. kavgaya adın
Saklımız yok:
Apaçık bir meydan okuyuştan geldik bugüne
Uzun yürüyüşlerden ve ateşten geçip çok kuşatmadan 
Çok kurşundan geldik bu akran yarası bu ay tutulmasına
Avunmasın dedik ağrımız meydan okuduk ölüme saklımız yok!

(Unutamıyorsunuz; bir yerde oturmuş, susuyorsunuz. Tanımıyorsunuz. Birinizin andığı olarak geliyor masanıza. Nasıl oluyorsa gelir gelmez konuşmaya başlıyor. Yadırgıyorsunuz Durmaksızın konuşuyor, yadırgıyorsunuz. Yıkımlardan söz ediyor, düş kırımından.. Nasıl yalnızlaştığından söz ediyor ve siz susmaya devam ediyorsunuz. Konuşan sizin ölüm gibi suskunluğunuzun bile ayrımına varmadan kendisini kanatmayı sürdürüyor. Bakın, diyor; bir yoldaşım vardı, tanırsınız. İşkencede direndiği için öldürüldü. Neydi ondan istenen.. Biliyorsunuz elbette; partiyi ve yoldaşlarını ele vermesini istiyorlardı. Vermedi. Öldürdüler. Ama şimdi ne oldu? Onun uğruna öldüğü parti şimdi orta yerde! Her şeyiyle orta yerde..

Orta yerde konuşuyor masanıza sonradan gelen; siz tanımıyor. Siz onun kim olduğunu öğreniyorsunuz. TKP’liymiş, sonra TBKP’li! Susu; dinlemeye devam ediyorsunuz. O yaralarını alıp masanıza koyuyor. Kanadığı yerleri bir bir göstermek istiyor. Sesinizi çağırıyor sesinin yardımına. Kanatan gözleriyle bakıyor size. Niye ağlamaklı olduğunuzu anlayacak durumda değil. Kalkıp gideceğinizi de farketmiyor. Konuşuyor. Siz gidecekken, ancak o an karşısındakinin yarasına eğilecek kadar kendinden uzaklaşabiliyor. Sizin niye böyle ölümüne suskun olduğunuzu aranızdaki tanıdığından soruyor; bugün iki yoldaşınızın daha öldürüldüğünü öğreniyor ki, o an susuyor ve sesiyle sizin aranıza bir suskunluk koyuyor ve başını göğsüne düşürüp, susuyor.

O gün iki yoldaşınızı daha yitiriyorsunuz. O gün Hatice’yi yitiriyorsunuz. O gün annesi gözleri önünde mi kurşunlanıyor Cihan’ın.. Cihan?
Cihan’dan söz etmek için nasıl başlanır söze? )
Nasıl yazılsın ki silinip gitmesin

CİHAN’dan söz etmek için nasıl başlanır söze.. Annesi, gözleri önünde kurşunlanan çocuğa adını vermesinden mi andını emanet ettiği dağ başındaki o gerillalardan mı.. Nasıl, nasıl başlanır söze?

Bir şiirden emanet soruyla sorup duruyorsunuz; bu ömür nasıl yazılsın, bu ölüm, nasıl?.

Ölüm dağ kuşları kadar çıplak değil mi? Nereye saklanabilir ölüm, hangi gerekçenin ardına.. Ya, ya nasıl yazılabilir?
CİHAN’ı düşünüyorsunuz; yeterince yazılamadığını.. Yazılanların yetmediğini ve yetmeyeceğini. Sanki buza yazıldığını ve eriyip gittiğini.. Gidenin ardından methiyeler ya da mersiyeler yazmanın ölümü ne tamamladığını.. Tanımlayamadığınız bir susuşla bıçaklayıp duruyorsunuz kalbinizden geçen acı ırmaklarını, ve orda durup bir şiire yaslanıyorsunuz;
Sen yoktun..
Kirleniyordu ırmak çoğalıyordu gece
Gecenin sabaha yakın bir yeridir, işkence sonrasıdır. Sonrası da derin acılardır ne ki direnilmişse onur yara sarıcıdır. Sonsuz acılar içinde onurunuza ve yaralarınıza yaslanıp direnişinizi biriktiriyorsunuz. O an bir fısıltı duyuyorsunuz birden; kan gibi çığlıklardan gelen bir direnişçi sizin olduğunuz hücreye fısıldıyor. Dönüp bakıyorsunuz. Kim? Anımsamaya zaman yok. Zamanın en kısa anında CİHAN’ı anlatıyor fısıltı. Direniş sürüyor!

Süleyman CİHAN yoldaş “ben komünistim” diyor da başka bir şey demiyor!

O an doğruluyorsunuz yaslandığınız yaralarınızdan ve bir direniş bildirgesi olan o fısıltıyı alıp yüreğinize yazıyorsunuz. Apaydınlık bir şarkı olup sızıyor o fısıltı hücredekilerin saflarına, coşkulanıyorsunuz.

CİHAN yoldaşla buluşup birlikte kaldığınız eve dönemediğiniz günün akşamından bu yana ondan ilk haber alışınız:
CİHAN yaşıyor!

CİHAN direniyor.. Ve siz zaten onun direneceğini biliyorsunuz. Onun nasıl direndiğini duymak sizin için yeni bir şey olmuyor. Ama bir şey tartışmasız olarak kendisini yeniden gerçekleştiriyor: Süleyman CİHAN ölüme an kala bir yerde kimseyi yanıltmıyor; yoldaşları ve halkı biliyor ki o direnecek. Düşmanı, cellatları biliyor ki o direnecek. Beklenen ölümüne susmaktı.
Sustu. 
Sanki yeryüzü sustu o an; en güzel şarkıyı söylemek üzere sustu..
Sonra, durup düşünüyorsunuz; bu susuş nasıl yazılsın ki bu silinip gitmesin..
“En sevdiğim memleket yeryüzüdür
sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi”
Dedi bu enternasyonal yürek, ve ardı sıra söylensin ve durmaksızın çoğalsın diye şarkısını proletarya adına çocuklara ve eşgalini dağlara emanet edip, sustu.
O, komünistti.
Tanrılardan ateş çalmıştı.Prometheus ya da darağacında bile boyun eğmeyen mağlupların tarihimize armağanıydı. Haklıların usanmazlığıydı ve ütopyasını yitirmeyenlerin ısrarı. Çocukluğunda taşıyıp getiriyordu ayaklanışçı Dersim mağluplarının yaralarını ve haklılıklarını ve uslanmazlıklarını.. Ayaklanış, yenilgi ve ölüm küllerinden kendisini yeniden yaratan anka kuşu olup yaralarını sarıyordu mağlupların. Sufle veriyordu yine daha haklı bir ayaklanış ve gelecek için. Bu uğurda yüreğini çıkarıp orta yere koyuyordu. 73 Mayıs’ında bir armağan gibi korunsun ve çoğaltılsın diye halka ve tarihe emanet edilen direniş geleneğinin üstlenicisiydi.
“Bu ülkem, diyordu,
bunlar dağlarım ve işte nabzım!”
O, önder bir komünistti.
Ömrünü ölümle ifade etmekten kaçınmayan bu komünist önderin mücadele kanıtlı temel çağrısı ve ihtilal ve nihayi amaç için hiçbir koşulda ödün vermemekti. Bu anlamda mücadele pratiği hayata, parti ve devrime karşı sorumluluğun asla ertelenmediği kararlılıktı. Paylaşımcıydı çünkü komünistti. Teorik-felsefi formasyonunu daha derinleştirmeye zaman bulamayacak kadar mücadele sıcağının ve ilişkin sorunların içinde sonsuz çalışkan ve alçak gönüllüydü. Bir uzun yürüyüşten geliyordu; direniş geleneğinden, türkülerden, yenilgilerden, miting, işgal ve ayaklanıştan geliyordu. Gelip TKP/ML saflarında kendisine yer açıyordu. Sıra neferiydi. Yürüyor ve safların önünde yer almaya başlıyordu. Unutamıyorsunuz; yıl, 1976’dır. KK hizbinin partiden tasfiyesi ve partinin yeniden merkezi örgütsel inşası gerekmektedir ki Süleyman CİHAN yoldaş böylesi bir anlamlı çabanın önderidir. Partinin 78’deki 1. Konferansı’nda da MK üyesidir. Süleyman CİHAN, gösterişsiz ama ödünsüz kişiliğiyle yaşamın ve örgütlü mücadelenin ilişkin cephelerine kendisini bildiri gibi sürmeye devam etmektedir. Faşizmin kendisi hakkındaki vur emri onu mücadelenin sıcağından geri çekemez. Mücadele sürüyor. Parti içindeki tasfiyeci eğilimlerle de mücadeleyi sürdürürken çeşitli gerekçelerle partiden kopan ya da koparılmış devrimcilerin yeniden partiye ve devrime kazanılmasına özel bir önem veriyor. Çünkü sadece devrim dalgasının geri çekildiği dönemlerde değil, yükseldiği dönemlerde de böyle bir kan kaybına tahammül olmayacağının ayrımındadır. Partili olmayı bilince çıkarmış ve bir yaşam tavrı olarak benimsemiş önder bir komünisttir o.. Ki, 12 Eylül askeri faşist darbesi günlerinde de bu tavrı mücadele pratiği kanıtıyla orta yerdedir yine. O koşullarda bir yandan partinin 2. Konferansı’nın sağlıklı bir şekilde başarılması için mücadele ederken diğer yandan mücadeleden kopuşlara ve tasfiyeci, mücadele kaçkını eğilimlere karşı tavrın önderliğini yapıyor. Ve askeri faşist diktatörlüğün yoğun takibi ve baskısı altında başarılan parti 2. Konferansı’nda MK Genel Sekreterliği’ne seçiliyor..
(Unutamıyorsunuz; Bilges doruğuna yakın bir yerde, dişbudaklar arasında birkaç akransınız. Durmuş, aşağıdaki köye bakıyorsunuz. Çünkü faşizmin ölüm müfrezeleri köye baskın yapacak; haber ve gerekli önlemler alınmış durumda. Doruktan bakıp, gülümsüyorsunuz. Faşizmin ölüm müfrezesi bir talan gibi geçip gitmek istediği köyden bir yıkımla ve elleri boş olarak çekip gidiyor.. Yeniden köye dönüyorsunuz. Kaldığınız yerden sürdürüyorsunuz tartışmayı ve yapılması gerekenleri.. Derken, bir arkadaş geliyor kaldığınız yere. Anında uyarıyor CİHAN yoldaş; çalışmanızı ve sizi gelenden sakınıyor. Yadırgar gibi oluyorsunuz; gelen de yoldaşınız değil mi? Açıklıyor; bu kişi hakkında köylüler beni uyardılar ve ona fazla güvenmememi söylediler. Bizi seven bu insanların sezgi ve gözlemlerini önemsemek istiyorum, diyor. Susuyorsunuz. Bir zaman sonrasıdır artık, uzaktan öğreniyorsunuz. Öğreniyorsunuz ki o şahıs yakalanmış. Yakalanmakla kalmayıp partinin olanaklarını ve yoldaşları ele vermek için ölüm timleriyle operasyonlara katılacak kadar alçalmış,, Ki, azgın devlet terörü koşullarında kapılarını devrimcilere her an açık tutan ve yoksulluklarını özveriyle paylaşan köylüleri bile birer birer ele veriyor. O an, halka, halkın sezgilerine güvenin ne kadar anlamlı olduğunu, CİHAN yoldaşın önlem ve uyarısının ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha anlıyor ve unutamıyorsunuz!)
Amansız bir takibat ve ardınıza düşürülmüş vur emri ile giderek daha daraltılan kuşatma ortasında mücadeleyi sürdürüyorsunuz. Çünkü sosyalizme inanıyorsunuz. Devrime inanıyorsunuz. Partiye ve onun önderi CİHAN yoldaşa özellikle çok inanıyor ve güveniyorsunuz. Bu güven bütün kanıtları ve yalınlığıyla orta yerde. Örgütsel darbelere, yakalanma ve ölümlere karşı direniyorsunuz. Direnmek yaşamın ilişkin cephelerinde daha sonsuzlaşan bir haklılık oluyor. Saflar daha keskinleşiyor ve artık söze yer bırakmazcasına yaşam gerekli ayrıştırmaları yapıyor. Direnenler yaşamın her cephesinde komünist olmanın onurunu ve gururunu yaşarken bedelini de canları pahasına ödemekten kaçınmıyorlar. Dağda, zindanda, gecekondularda.. Faşist cuntanın terörü sınıfın ileri unsurlarını ve daha özelde komünist önderleri doğrudan ve ayrımında olarak hedef alıyor. Devrimci hareketler ağır darbeler alıyorlar ve pek çok komünist/devrimci/yurtsever insan öldürülüyor. S.CİHAN yoldaş ise uzun yıllardır ardından sürüklediği vur emri ile alay edercesine önder konumuyla mücadeleyi sürdürüyor. Ama kuşatma daralıyor. S.CİHAN yoldaş özelinde, vur emriyle aranmasının ötesinde kendisiyle ilişkili olabilecek her insan cunta tarafından yoğun baskılar altında tutuluyor. O günlerde, ve unutamıyorsunuz; tartışmayla değerlendirilmiş bir gecenin sabaha yakın bir yerinde CİHAN yoldaş cebinden bir fotoğraf çıkarıyor. Bakıyorsunuz, zarif giysiler içinde 8-9 yaşlarında güzel bir kız çocuğunun fotoğrafı bu.. Anlıyorsunuz; faşist cuntanın CİHAN yoldaşa karşılık rehin aldığı kız çocuğudur bu, Cihan yoldaşın sevgili Eylem’i.. Duygulanıyor S.CİHAN, uzun uzun bakıyor ve ardından başka bir odaya geçip kimi fotoğraflara bakıyor. (..)
Unutamıyorsunuz. Bu kuşatmayı yarıp geçmek gerekiyor. Buna inanıyorsunuz. O sırada ülkeyi terk edip gitmeyi kesinlikle doğru bulmuyor olsanız da CİHAN yoldaşa bir öneride bulunuyorsunuz. Bunu çok doğrudan söylemiyor ama başka bir gereksinmeyle gerekçelendiriyorsunuz. Bunu çok doğrudan söyleyemiyor ama başk bir gereksinmeyle gerekçelendiriyorsunuz; yurtdışındaki parti örgütlenmesini disipline etmek, tasfiyecilerin etki alanlarını daraltmak ve enternasyonal yükümlülükleri doğrudan tartışmak için bir süre için yurtdışına çıksan..
Hayır, diyor; orada ilgili yoldaşlarımız var. Ben buradayım.. diyor ve başka bir şey demiyor. Her şey bu kadar kesin. Unutamıyorsunuz!
O gece partinin belirlediği mücadele taktiklerinin TKP/ML’nin 72 programatik görüşlerinden değil daha çok ülke devrimci/politik gündemi ele geçirmiş sağ oportünist yaklaşımlardan etkilendiği şeklindeki bir eleştiri de tartışılıyor, ve devrimci savaşı örgütlemek için geliştirilmesi gereken örgütlenme ve mücadele taktiklerinin neler olabileceği.. Ne ki, CİHAN yoldaş kendisini kaygıdan kurtarıp bu olaya tam katamıyor; çünkü sabah olur olmaz birisine gitmek ve ondan, sorgudaki birinin gönderdiği bir haberin detaylarını öğrenmek gerekiyor. Parti yeni ve ciddi bir darbeyle karşı karşıya.. Bu da uzun uzun tartışılıyor. Ve sonund S.CİHAN yoldaşın değil, onun göndereceği bir arkadaşın o şahsa gitmesi ve bilgiyi alması tavrı oluşuyor.
Sabah oluyor, birlikte çıkıyorsunuz evden. Ayrılmadan önce de gece konuşulanların güne ilişkin kısımlarının uygulanmasıyla ilgili konuşuyorsunuz yine. Endişelisiniz çünkü, kalkıp kendisi gidebilir.. Anımsatıyorsunuz, yanıtlıyor; beni sağ ele geçiremezler, diyor; sağ ele geçirirlerse de sağ bırakmazlar..
Bunu çok iyi biliyor ve ürperiyorsunuz.
Akşam oluyor. Belirlenen saatte belirlenen yere geliyorsunuz ki birlikte eve dönesiniz ve gelişmeleri değerlendiresiniz..
Gelemiyor CİHAN yoldaş.
Artık gelemeyeceğini anlıyorsunuz. Ve bekleyiş kanlı bir çığlık gibi giriyor araya.
Dönüyorsunuz;
“Döndüm eve fotoğrafını yaktığın yerde duruyordu
küller küller”
(Unutamıyorsunuz; ele düşmüşsünüz. Uzun işkence günleridir. Gözleriniz kanlı göz bağlarıyla kapalı olarak işkence merkezinin bilmem kaçıncı katına çıkarılıyorsunuz ve orada söyleniyor size: Süleyman CİHAN kendisini buradan attı ya da attık, her neyse.. Akıbetin aynı mı olsun? Ölüm kadar kesin bir acıdır o an duyduğunuz; gözdağı da olabilir söylenen.. Ama ya doğruysa? Çok zaman sonra öğreniyorsunuz ki ölüm girmiş yoldaşınızla aranıza.. Artık unutamıyorsunuz.)
O, komünistti.
Esir düşmüş ama teslim olmamıştı. İşkencede bir ihtilal bildirgesiydi ve enternasyonal belginin bayrak taşıyıcısıydı:
“serbana wahto mardayno nıka!”
***
O, komünist bir önderdi.
TKP/ML’nin kurucusu ve önderi Kaypakkaya’nın emanet ettiği repliğin onurla üstlenicisiydi. Komünist olmanın onuru ve gururuyla ölürken de;
Ben komünistim, dedi.
Eşgali dağlara yakıştı..
“Sevmek en iyi şimdi.. döğüşmek yine şimdi
sol yanı göğsümüzün bir daha unutmaz seni”

Paylaş