‘Mayina Sure’ dediğimiz kırmızı soluklu atın sırtında Xozat’ın kalbine doğru uçarken, bir yarın başında durmuşuz babamla. Aşağıda Rayberu diye ana geldiğimiz kutsal ocak, az ilerisinde ünlü metruk kilise, daha ötesinde Qela Fırki varmış. Kepır, arkamızda kalmış. Birazdan dipsiz bir kuyuyu andıran dedelerin evine himmet ede ede, inmeyi deneyeceğiz. Oraya vardığımızda yabana yolculuğumuz bitecek; ormanın ve zapların taşan uğultusu dışında, başımızın üstünde bir tek gökbabanın şefkati kalacak. Anımsadığım bu sahne kalbimin en mahfuz yerinde yıllar yılı bir sanat yapıtı gibi sessiz sedasız büyüye büyüye kalakalmış öyle. Dönüş yolunda henüz daha zeval saati gelip çatmamış baykuş yuvalarını yara yara bir doruğun tam karşısına çıkıyoruz. Kafiledekiler eğilip ilk nişangâhı öpe öpe yüz sürüyorlar uzaktan Baba Bilges’e! Sonra aşağı yaylaya doğru inerek, “Holka Çe Ağa ye Qeremani” dedikleri otağa topluca mihman oluyoruz.
İlk orada görüyorum işte: Uzun boylu, uzun saçlı, uzun paçalı gençleri! Her biri diğerinden boylu poslu bu yiğitler; meğer ışığı alnında en erken hissedenlermiş. Bunu çok sonraları öğreniyorum. Süleyman, babama doğru yaklaşıyor, hal-hatır soruyor, beni öpüyor, saçlarımı karıştırıyor, fazla oyalanmadan grubuyla birlikte yayla çayırlarına doğru yürüyüşe çıkıp kayboluyor.
Bu arada kafiledekilerden birinin babamın kulağına eğilip “Lace Ağa ye ke cencandu vanê” diye fısıldadığını duyuyorum. Babamın da şaşırarak “mavacê.. mavacê” dediğini duyar gibi oluyorum.
Yorgunluk molasından sonra Dedağa ile Senem Xatun bizi yolculayıp kendi iş güçlerine döne dursunlar; bu, Cihan’ı ilk ve son görüşüm oluyor. Hakkında daha sonraları ağızdan ağza dolaşan türlü rivayetleri saymazsak, maziden ona dair aklımda kalan tek şey; yerlilerin “Xorte Kırmancu” dedikleri türden karayağız bir delikanlı imgesinden daha fazla bir şey yok. Ama dönemin ruhuna doğru bir yolculuğu çıkarsak; yekinip ayaklanarak bizi karşılayacak anılar ve hatıralar demeti mutlaka olacaktır.
Sözgelimi şu içine fırlatılarak doğduğumuz hayat gıpgiriyken, ben yemyeşil bir ağaç gibi serpilip boy veriyordum. Eski yaşlı zorbaların arasında o diyar senin bu diyar benim demeden, geze dolaşa bambaşka insanlar tanıyor, onlardan en olmadık hikâyeler dinliyordum. İçimdeki okuma aşkı, saz aşkı, serüven aşkı gün günden çoğala çoğala, neredeyse patlamaya hazır bir volkana dönüşüyordu. Daha ilkokuldayken öğrenim için garba giden ağabeyimin tatil dönüşlerinde birlikte getirdiği sırtı kalın eski püskü kitapları idare lambasının titrek ışığında, gözlerim kapanana dek okur ha okuyordum. Bu tutkulu-takıntılı okuma aşkı bende öylesine bir hale gelmişti ki; Gorki, Anduk, Ostrovski’yle artık neredeyse hısım-akraba olup çıkmıştım.
Kendimi mucizeler zamanının ortasında yol süren otuz kuştan biri gibi görüyordum. O uçsuz bucaksız gökler altında başımızın üstünde bizi kendine çeken bir hayalet dolaşıyordu ama ne?
Tam o sıralarda tıpkı şairin dediği gibi; “üç ağır yıldız”ı, göz göre göre dara çekmesinler mi? Hatırlıyorum. Dün gibi aklımda çünkü her şey. Anam çardağın bir ucuna çökmüş, ayın karanlık yüzüne ellerini açarak, iri iri gözyaşları döküyordu. “Ya Ana Fatma” deyip hıçkırıyordu. Bu gençlere taş bile ağlar, diyordu. Daha sonra herkes her yerden pıtrak gibi bitiverdi zaten. Köylülerin o meşhur ağzıyla söylersek “gençlerin zır zır zamanı” başlamıştı bile. Meğer sevgili Süleyman en önde gidenimizmiş. İnsanlar anlatıyordu, ben gayri ihtiyari kulak misafiri oluyordum. Bu seher gözlü orman çocuğu, garbın en kalabalık şehrinde bilmem ne tahsil ediyormuş. Dersleri de, hali vakti de yerindeymiş. Ona rağmen hayatı için gelecek vaadeden cümle öğrenimini yarıda bırakıp, ateşin orta yerine atıvermiş kendini. O sıralar nerede ateş yanmıyordu ki zaten. Dağların gizemli şakaklarında, ıssız yayla çayırlarında, tarlalarda, fabrika önlerinde, her yerde…
Belli ki Süleyman da ateşi tanrılardan çalıp halka verenlerden olacaktı! Oysa çığlık atıp bu tuhaf dünyaya gözlerini açtığı yer tam karşımızdaydı. Yerliler “Dewa Hulko” diyorlardı oraya. Sabahları açan güneşle parlıyor, akşamları batan güneşle sönüyordu bu köy. Bir yarın başına kurulmuş gibiydi. Arkası uçurumdu sanki. Sağında dört mevsim uğuldayarak akan Dere Robari vardı. Solunda Gol a Vacuğê! Bir tek önü açıktı. Hem de Bılges doruğuna gönül vermiş gibi, apaçık. Diğer tarafları orman orman ormandı… Adına Hulku dediğimiz bu kadim köy Efendi’nin de ülkesiydi. Efendi ki; “komünist efendiliğin simgesiydi.” Pusuya düşürülüp arkadan vurulmasının ardından böyle yazmıştı duvarlara onu sevenler. Diril’di soyadı. Ölüme değil yaşanası dirimeydi sevdası. Bir şafak vakti ekmeğin taze kokusu Sefaköy gecekondularına yayılırken seher yıldızı gibi söndürüvermişlerdi ömrünü “aya karşı uluyan kirli çakallar.” “Gençlerin zır zır zamanı” başlamıştı dedim ya. Artık herkes ıslık çalarak, göğe merdiven dayayarak yükseltilere çıkarak yaşıyordu. Turnalar bük boylarına iner inmez Munzur çayırlarında bir harekettir başlıyordu. Başını göğe kaldırıp kervankıranı gören yola çıkıyordu. Ceplerinde kızıl suratlı kitaplarla güneşi en erken gören kavakların altında toplanıyordu. Sonrası uzun ayaklanmalar, buza kesmiş serüvenler, hayaller hayaller hayaller… En namlı aşiretlerin görkemli bir çalımla konup göçtüğü Ware Kepıri dedikleri o yayla karşılaşmasından sonra bir daha asla rastlamadım Süleyman’ın izine.
Oysa Ağa ye Qeremani, öyle vakitleri bize doğru salına salına yola çıktığında, dünyalar nasıl da bizim olurdu. Kaytan bıyıklarına, rüzgârlı gülümsemesine, tane tane konuşmasına hepimiz hayrandık çünkü. Vaktini en çok bize harcardı. Çocuklara ve gençlere karşı tuhaf bir ilgisi vardı. Yetişkinlerle arasında mutsuz bir ilişki vardı sanki. Babama ya Xalo diyordu ya hiç. Anama ise Xalceniye… Düşünüyorum da, aklıma çivi gibi çakılıp kalmış bir sahne daha var. Yıllardan ve yollardan sonra büyük yenilenlerden biri olarak ana rahmine geri dönmüştüm. Hasretim dağlar kadar büyüktü herkese ve her şeye. Bir öğle sonrası çardakta oturmuş, karşıdan bize hazin hazin bakan Yılan Dağı’nı ve onun arkasındaki Barasor’u konuşuyorduk. Dedağa birden ma bê xêr di deyip çıktı. Kalkın dedi, Senem Xatun sizi çağırıyor. Kalktık… … ve artık neredeyse metruk bir kulübeyi andıran eski okulu geçer geçmez kara başlı köpekler var güçleriyle bize doğru koşmaya ve havlamaya başladılar. Ne zamanki Dedağa’yı farkettiler işte o an hep bir ağızdan sözleşmiş gibi susarak pısıverdiler.
Süleyman’ların evi köyün girişindeki ilk konaktı. Önü apaçıktı. Kutsal doruk Bılges Baba onu koruyup kolluyormuş gibi tam karşısındaydı. Çardağa yayılıp koyu bir sohbete daldık. Güneş batmış, alaca karanlık yavaş yavaş her tarafa çökmüştü. Senem Xatun bize ünlü Kırmanç yemeği bıçka şirê yapmıştı. Bir süre sonra insana ürkü veren sağdaki kara ormanlara inat, bir sini gibi zuhur etmişti dolunay, doruğun tam üstünde. Başımızda doğunun kervankıranı, kıyamet gibi yıldızlar ve Senem Xatun’un anlattıkları… O geceyi hayatım boyunca hiç unutmadım, unutamadım… Biz bunları, ağzımız bir karış havada dinledikçe, içimizde kabaran öfke seli günden güne birikip çoğalıyordu. Meğer atalarımız uçurum başlarında, yeraltlarında, dalgalı rüzgârlarda, sularda ve ayazda hep boğazlanmış!
Ben içi içine sığmayan düşle sanrı arasında gidip gelen hayalprest bir “doman”dım. Kanımın deli deli aktığı bir fecir vakti, üzerimde sırf T.C. kimlik kartı, kapıyı çekip çıkmışım. Bir daha da geri dönmemişim. Yaşadıklarımız, okuduklarımız ve dinlediklerimiz bizi bir fırtına selinin ortasına götürüp bırakmıştı. Artık ne yurt vardı, ne de ocak! Biz “bir halk nerede ölümlerden yeniden doğuyorsa” orada olacaktık. Yeryüzü adaletinin terazisindeki endaze eğriyi gösteriyordu. Düzeltmek için ahd etmiştik.
Lace Ağa ye Qeremani bizden fersah fersah öndeydi. Bir önceki kuşağa dâhildi çünkü. Onlar çok önceden tutmuşlardı solan ve yeşeren bir gülü. Çaresi yok öleceklerdi. Biz onlardan çok sonra binmiştik “rüzgâr kanatlı atlar”a… Rivayet odur ki; tarihin birinde adı sanı belki de Ermenice’den gelen yoksul bir mezrada, ünü şapkası ve direnciyle maruf Çorumlu Alevi bir genç, kırı tutuşturan bir nağra atar. İki-üç derken havariler çoğalır. Sonra cepleri ve cepkenleri delik deşik ne kadar yoksul varsa, ellerine işaret feneri gibi aldıkları kıpkızıl kitaplarla uzun uzak bir yola düşerler. Çıplak ayklı çıplak yürekli bu fedailer odur budur yürür ha yürürler… İşte Senem Xatun’un hasletli oğlu Cihan bu namlı kervana katıldığında ben kimbilir kendi çocukluğumun saf bahçesinde, belki ayda bir Mintzuri’nin ülkesi Eğin’e gidip gelen Şixo kirvenin yolunu gözlüyordum. Sonra ama her birimiz Hulko, Çırpajin, Kakber gibi sert rüzgârların estiği dağ köylerini terk edip, garbın gurbet olduğu yerlere düştük. Hepimizin hançeresinde henüz başlayan ve yarım kalan bir şarkı, bir türkü, bir feryat vardı. Oralarda yürüyenlerin bir gün yürüdüğü yere varacağına ben de inanmıştım. Hiç kimsenin hiç kimseye ait olmadığı bir dünya neden mümkün olmasındı ki? Hem feylozoflar boşuna mı laf etmişlerdi; “düşünülebilir olan olanaklıdır da.” Velhasıl o hay-huyda, hengamede, gailede, yerlilerin deyimiyle o “zırzır zaman”da, yıllar sonra fark etmiştim ki, Kepır yaylasında karşılaştığım Senem Xatun’un o gök gözlü oğlu Cihan’la, meğer aynı düşün izini sürüyormuşuz. Artık hepimizin sırtında, omzunda, heybesinde yalnız yeryüzü acıları değil sanki gökyüzündekiler de vardı. Bu yüzden haberler çok uzaktan, Fizan kadar ırak yerlerden geliyordu. Vakit dardı. Olur ki sokakta, orada burada birbirine rastlayan olursa “bugün halk için ne yaptın” sorusunu soruyor, sorup rüzgâr gibi hızla uzaklaşıyordu. Ben yıllar önceki o ilk yabanıl hatıradan sonra bir daha karşılaşmamıştım ya Süleyman’la, tarihin kirlerini taşıra taşıra, eylül tünelinin karanlık ucuna gelip dayanmıştı bile. Çaresi yoktu. Artık rüzgârlar acı acı esecek. Bilmem ne öncesi köpekler başka türlü havlayacak. Yağmurlar bir hışımla ve apansız yağacaktı üstüne herkesin.
Sonra ne olduysa, nasıl olduysa, bir günde, bir gecede, bir saatte, bir ayda, bir yılda, hepimiz yeraltı zindanlarında bulduk kendimizi. Ötesi dağın başında bağrış çağrış haykırıştı sanki. Yer gök şahitti ki, orada çürüyen suya inat direnenler, boğazlanıyormuş gibi feryat edenler, biat edip geri çekilenler, susanlar ve konuşanlar vardı sırf… Şimdi belleğimi kazıyıp hatırlamaya çalışıyorum da, akşamın erken indiği mapusane günlerinden birindeydi yine, kulağımıza önce Süleyman’ın kayıp olduğu haberi geldi. Sonra bilmem kaçıncı kattan kendini attığı. Sonra işkencede öldürüldüğü… Hangisinin doğru olduğu kısa sürede anlaşılmıştı elbette. Senem Xatun’un oğlu Cihan’ı, diline gömdüğü sırlarıyla birlikte boğazlamıştı katiller. Artık gri hikâyelerin ortalığı toza dumana kattığı kapkara bir zamana girmiştik. Işık saçan ne varsa, alıp koynuna ayı güneşi ve yıldızları, kaybolmuştu sanki.
Biz bu zulmeti yaşayaduralım. Meğer o Tertele’de Ağa ye Qeremani gözyaşlarını içine akıta akıta, Dersaadet dedikleri bu Bizans şehrinde “roştiya çımane mı bi” diye andığı yitik oğlu Süleyman’ı arıyormuş. Ne var ki çaldığı her kapı yüzüne soğuk rüzgârlar gibi çarpıp, hızla kapanıyormuş… Ey yeryüzü kalabalığı, bizi görmemiş, duymamış olamazsınız. Alın çatımızda kardeşlik tuğrası ile subaşlarına inerdik hani. Sonra sis basardı her yanı. Meğer kurt dumanlı havayı severmiş. Ard arda pusulara düşerdik. Birimiz ölürse diğeri alırdı elindekini. O ölünce bir başkası… Katilimiz de hep kendi içimizden çıkardı! “Acımız sessiz bir güneş batması”ydı artık. O tufan günlerinde, başımızı demir parmaklıklara gömer, bizden git gide uzaklaşan yıldızlara baka baka, düşen her akran için durmadan hüzünler biriktirirdik.
Zaman donmuş, zaman akmış, zaman sarhoş atlar misali gelip geçmişti. Esaret bitmiş, hürlüğün şarkısını mırıldana mırıldana, kalbimin doğusuna dönmüştüm yeniden. Seneler önceydi. Dedağa’yla yollarımız yeniden kesişmişti. Meşe ülkesi ormanlardan, dağların başına ve duru göğün yüzüne durmadan katran karası dumanlar yükseliyordu. Evde kahvaltımızı edip Hulko dedikleri ata toprağına doğru yola çıktık. Huloğli Cemşi’nin evini geçip artık viraneye dönmüş köyüne vardığımızda, çeşmenin başına çöktük. Ab-ı hayatımızı içip soluk alır almaz Qerederşi’yi, Dere Robari, Kepır ve Bılges doruğunu konuşmaya başladık. Usulca kalkıp tek tek sönmüş bütün ocakları dolaştık. Hangi metruk evde kim yaşadı, kim öldü, kim kaldı, hepsini saatlerce anlattı bana. Gitme vakti geldiğinde “elim varmıyor ki kalkayım ero” deyip çöktü yere. Yüzünde öyle tatlı bir sakinlik belirmişti ki, kıyamadım ben de iliştim yanına. Bu yüzden kara Eylüllerde kaybedilen sükûnunu (İbranicede Süleyman; huzur, sükûn ve barışmış) soramadım hiç. Kimbilir “ciğera zerre mı bi” deyip boşalacaktı taşan su gibi. Ama ben anımsatıp, kederini daha fazla çoğaltmak istemedim. Güneş batmaya yakın kalktık…
Oğlundan sonra Dedağa o eski Dedağa değildi zaten. Yıldızı sönmüştü sanki. Cihan döneminden birini gördü mü dalıp dalıp gidiyordu uzaklara. Yüzünde alkım gibi açan o rüzgâr gülümsemesi de yoktu artık. Onun yerine cümle bedeni var gücüyle kendi kendini yiyip duran, efkâr ülkesi bir adama dönmüştü sanki. Hâsılı, bir tek annelerin ağladığı oğul acısının arkasından, bu kez baba da nasibini almıştı. Senem Xatun’la aşılmaz bir gedikte tef u duman içinde kalakalmıştı Dedağa… Dağların, rüzgârın ve yaylanın “sakin” oğlu, yeryüzü acılarını sonlandırmadan herkesi şin u şivan içinde bırakıp gitmişti. Şimdi o uzak gökler altında Piltan çayırları yitip giden her şeye ve herkese ağlayıp duracaktı. Yıllar önce kimseler beklemezken ömrünü dağa taşa verip bekleyen kız kardeşim anlatmıştı bana. Daha buralar baykuş yuvasına dönmeden, demişti; Behzat’ı ateşe verdikleri şu kara ormanlardan çıkıp bize doğru geldiler. İki kişiydiler. Heybesiz ve pusatsızdılar. Pınarın başında durdular, şu içip duru göğü ve etrafı seyrettiler. Sürünün içinden ilerleye ilerleye bana doğru gelip hal hatır sordu biri. Süleyman’dı o! Sonra kaybolup gittiler. Eywax ey, ne diyordu şiir söyleyenlerin “ece”si karaşin ozan; “Tarihten geliyoruz insanlarız.. kendimizle buluşmaya gidiyoruz!”
Haydar Oğur
Piltan: Issız yayla çayırlarında göğe yükselen keskin kokulu bir ot. Mayina Sure: Kırmançki, kırmızı kısrak, at “Holka Çe Ağa ye Qeremani”: Kahraman “Lace Ağa ye ke cencandu vanê”: Ağa’nın oğlu da gençlerleymiş, diyorlar. “mavacê.. mavacê”: Deme, deme.. “Xorte Kırmancu”: Kırmanç genci, yiğidi “Dewa Hulko”: Hulko (Hüllükuşağı) Köyü Dere Robari: Çamaşır Deresi Gol a Vacuğê: Ovacık ovası Ware Kepıri: Kepir yaylası Xalo: Dayı Xalceniye: Dayının eşi ma bê xêr di: Kırmançki selamlama “doman”: Çocuk Tertele: Kıyım, alt-üst oluş. “roştiya çımane mı bi: Gözerlimin ışığı idi. “ciğera zerre mı bi”: Ciğerim idi. şin u şivan: Kırmançki matem, yas


